|
|
|
|
KÜTÜPHANE
Kitaplar Yazarlar Yayınevleri |
|
|
|
|
| |
|
|
|
Kitaplar /
Merkaz Binanın Penceresinden
“Merkez Binanın Penceresinden” isimli bu kitabımızda 2000'li yıllarda Türkiye'nin değişik sorunlarım ele almaya çalışacağız. Türkiye'nin gündemine takılı maddeleri okuyucuyla dertleşmek ve görüşmek için bu satırları vasıta kabul ediyoruz. Bu kitabı, okuma alışkanlığına sahip oldukları için saygı duyduğumuz okuyucularımızın dikkat ve ilgisine sunuyoruz. Şahsen tanışamadığımız yüzlerce okuyucumuzla yüz yüze gelme fırsatım bulamadığımız için üzgünüz. Ancak, Türkiye'nin sorunlarım birlikte ele almaktan da mutluyuz.
Kitabımıza “Merkez Binanın Penceresinden” ismini vermemiz tabi ki sebepsiz değildir. 31 Temmuz 1961 tarihinde İ.Ü İktisat Fa-kültesi İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsünde, yaygın adıyla Sosyoloji Kürsüsünde göreve başladığımdan beri bu pencerenin arkasındayım. Türkiye ve Dünya gündemim bu pencereden izlemeye çalışıyorum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi gibi bir çok fakülte doğuran, geleneği olan, 1936'dan beri faaliyette bulunan bu müstesna ilim yuvasına ve 550 yıllık geçmişe sahip bir Üniversiteye mensup olmaktan daima mutluluk duydum. 1967'den bugüne fert olarak ve mesleki açıdan sevindirici ve üzücü günleri birlikte yaşadık. Değerlerim' şimdi daha iyi anladığım bir çok hocadan çok farklı güzel özellikler kapma-ya çalıştık.
Her ne kadar dar ufuklu bazılarının İktisat Fakültesin! bir meslek yüksek okulu gibi görüp İktisada sosyal boyut kazandıran disiplinlerin rolünü fark etmemiş olduklarım zaman zaman görmüş olsam da; Fakülteme mensup olmakla daima gurur duydum.
Aslında bilimsel hayat kişinin kabiliyetlerinin çok üstünde bir sosyal çevre konusudur. Eğer yer aldığınız çevre, kürsü veya yeni adıyla Araştırma Merkezi, bölüm veya ana bilim dalı verimli ilim adamlarıyla doluysa ve bazı güzel özelliklere sahipse; siz de bunlardan faydalanır ve bunları temsil eder hale gelirsiniz. Bu bakımdan, eğer bir kimse başarılı ise; bunu sağlayan her şeyden önce onu hazırlayan. yakın çevresidir. Bizler bu bakımdan da şanslı idik.
Geçen 36 senelik mesleki hayatımızda bazı düşündürücü ve üzücü örneklerle de karşılaştık. Üzüntümüz daha çok ülkemiz içindi. Öyle durumlarla karşılaştık ki “bu hocalar ve öğrenciler de mi İstanbul Üniversiteli?” demek zorunda kaldığımızı hatırlarım. Ülke sorunları karşısında duyarsız ve tarafsız birer yabancı gibi Türkiye'ye' bakan, hep ülkelerim suçlayan bazı örnekler insanı zaman zaman ümitsizliğe de sürüklemiştir. En çok üzüldüğüm nokta; mesleğinin gereklerin! yerine getirmeyi ve hakkını vermeyi unvan aldıktan sonra unutan, unvanım dışarıda pazarlayan, eğitim ve öğretimden kendini soyutlayan, her kalıba girebilecek kadar esnek, farklı yerlerde farklı konuşabilen bazı unvanlı meslektaşlarımıza şahit olmaktı. Büyük ümitlerle, bir dönem modaya uygun olarak asistan giren ama daha sonra fikir ve ideallerinde çeşitli sebeplerle tanınmaz hale gelen, varlıkları ve yoklukları fark edilmeyen insanlar gerçekten ülkemiz için büyük kayıptır. Daha da önemlisi bunların yerine başkaları bu mesleğe girmiş olsa idi; belki de daha başarılı olabilir ve görevlerim hakkıyla yerine getirebilirlerdi. Mesleği atlama taşı yapanlar bazıları için de engel teşkil etmişlerdir.
Eğer bu satırları yazıp sizlerle buluşabiliyorsam bunun en önemli sebebi, bizlere yazma alışkanlığım kazandıran ve ülke sorunlarıyla ilgi kurduran, Türk'ün değerlerine bağlı Ord. Prof. Dr. Z.F. Fındıkoğlu'nun asistanı olabilmek şerefine erebilmemdir. Hocaların hocası bu mütevazı, hatta unvanlarını bile kullanmaktan kaçınan, babacan, halk adamı, sahasına yakın, uzak bir çok konuda attığı imza 3000'i geçen dev ilim adamından kapabildiğimiz kadar bir şeyler öğrenmeye çalıştık. Benliğimizde zaten var olan vatan sevgisini, milli olabilmeyi, konulara millî bakabilmeyi ve bunu sistemleştirmeyi kendisinden öğrendik. Ona göre, ilim adamı ilim ahlakına ve milli endişeye sahip olmalıydı. Sadece bilgi depolamanın bir yük olacağına inanırdı.
Üniversite duvarlarının aşılması gerektiğinden bahsederdi. Herkesi araştırmaya sevk ederdi. Araştırma Merkezleri kurar, halka ve sosyal gerçeğe kendi ifadesiyle sosyal realiteye eğilmeyi gerekli görürdü. Kurulmuş olan Araştırma Merkezlerinden Sakarya Sosyal Araştırmalar Merkezi benim asistanlık dönemime rastlayanlardandı. Bu Merkez 21 saha çalışması yapmış ve bunlar ayrıca İ.Ü İktisat Fa-kültesinin yayınladığı Sosyoloji Konferansları kitaplarında yayınlanmıştır. Aslında rahmetli Fındıkoğlu Hoca da hocası Ziya Gökalp'ten öğrendikleri arasında halktaki cevherin, kaynağın aydınlar tarafından işlenerek zenginleştirilmesi gerektiği düşüncesi vardı. Fındıkoğlu'na kadar gelen gelenekte "iş ve düşünce" birbirini tamamlamaktadır.
İşe yani tatbikata, eyleme dönüşmeyen düşünce eksiktir. Onun için devamlı konuları soyut ve somut (mücerret ve müşahhas) ilişkisin! kura-rak ele almamız gerektiğini öğütlerdi. Bilim hayatındaki çalışmaların bir amacı, pratik bir değeri olmalıydı. Bunlar sadece akademik bir tatmin aracı olamazlardı. Etrafına ışık saçmayan, sosyal ilişkileri zayıf, halka ve topluma kapalı yaşayan ve tepeden bakan benlik duygu-sunu aşarak diğergam olamayan bir aydın veya ilim adamı gerçek bir ilim adamı ve aydın sayılamazda Hele sosyolog halk adamı olmalıydı. Bütün bunları kendisinden öğrenme ve mümkün olduğu kadar uygulamaya çalışmak gayreti içinde olduk. Yazma alışkanlığım gerek bana, gerek Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven'e, gerek rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz'e kazandıran kendisidir. O'nun asistanı olmasaydım bırakın kitabı; makalesi bile yeterli olmayan unvanlılardan birisi de ben olurdum. İlim adamının siyasette harcanabileceğini de bize öğreten kendisidir.
Prof. Dr. Mustafa E. Erkal / Der Yayınevi
Etiket Fiyatı:15 Milyon TL İndirimli Fiyatı:12 Milyon TL
|
|
 |
<< Geri Dönün
|
 |
|
|